Kalbin Sürgünü ve Dönüşü: Şah Damarındaki Hakikat Üzerine

Varlık sahnesine ayak bastığımız andan itibaren içimizde hiç sönmeyen, adeta dipsiz bir kuyu gibi büyüyen bir aidiyet ve yakınlık arzusu taşırız. Kimi zaman göz kırpan bir yıldızın tenhasında, kimi zaman bir başka insanın gözlerinde, kimi zaman da kalbimizi daraltan o kelimesiz boşlukta hep bir şeyleri arar, birilerine bağlanırız. Oysa kelimelerin tükendiği, zamanın ve mekânın eriyip bittiği o kadim ve sarsıcı hakikat en başından beri kulağımıza fısıldanmıştır:
“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 16)
Bu ilahi fısıltı, sadece metruk bir ayet değil; insanın tüm varoluş pusulasını, sevme biçimlerini ve hayata bakışını kökten sarsması gereken ontolojik bir depremdir. Peki, her solukta bizimle olan, biz istemeden veren, istemediğimiz hiçbir şeye ulaşmamıza müsaade etmeyen o mutlak Yaratıcı bu kadar aşikârken; bizler gözlerimizi bu hakikate kapatıp kimin izini sürüyoruz? Kalbimizi hangi fani mihraplara kurban ediyor, kime ve neye kul oluyoruz?
1. Yanılsamanın Mabedi: Kime Aşığız, Kimin Kölesiyiz?
İnsan tabiatı gereği bağlanmaya, bağlanarak var olmaya mahkûm bir varlıktır. Kalp, boş kalmaya dayanamaz; mutlaka bir taht kurar ve o tahta birini oturtur. Lakin sorun, pusulası şaşmış bir kalbin, sonsuzluk için yaratılmışken fani suretlere tapınmayı seçmesidir.
O, bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ı unutup ya da O'nu hayatın kenarına itip, varlığını bizim gibi kırılgan kadehlerden doldurmaya çalışan insanlara, gelip geçici heveslere, nefsani tutkulara aşık olur. Kime dostluk kurduğumuzu, kimin rızası için gecemizi gündüzümüze kattığımızı bir düşelim: Kalbimizi fani bir surete teslim ettiğimizde, aslında kendi ellerimizle diktiğimiz hayali putların etrafında dönüp durmuyor muyuz?
Hakiki aşk, başka bir tende kaybolmak değil; o tende yankılanan ilahi nefesi fark etmektir. Bize bizden yakın olanla kurulmayan her bağ, nihayetinde ruhta açılan onulmaz birer yaradır.
2. Kibrin ve Zilletin Kıskacında: Üstünlük Taslamak ve Boyun Eğmek
Bu dünyadaki en büyük trajedilerden biri de insanın kudreti yanlış yerde aramasıdır. Yaratıcının mutlak ve muktedir iradesi karşısında bükülmeyen ego, ironik bir şekilde fani güçlere, makamlara, servetlere ya da kendi kibrine boyun eğmek zorunda kalır.
Kimi zaman başkalarına karşı üstünlük taslar; rengimiz, dilimiz, ırkımız ya da sahip olduğumuz üç günlük imkânlarla dağlar yaratırız kendimize. Kimi zaman da korkunun ve ucuz mazeretlerin esiri olup, dünyevi otoriteler önünde iki büklüm oluruz. Oysa kibri ya da cesareti, mazereti ya da korkuyu nerede ve neye karşı kullandığımız, bizim O’na olan mesafemizi ele verir.
Şah damarındaki yakınlığı idrak etmiş bir insan, ne başkasına üstünlük taslama kibrine kapılabilir ne de Yaratıcı'dan başka bir kudret karşısında baş eğecek bir zillet barındırabilir ruhunda. Onun boynu yalnızca secdeye eğilir; onun cesareti yalnızca hakikatin sesidir.
3. Dünyanın Merkezine Kurulmak: Şikâyetin ve Megalomaninin Yanılgısı
“Dünya sadece bizim için yaratılmış” düşüncesi, modern insanın içine düştüğü en konforlu ama en yıkıcı yanılgıdır. Kendimizi kâinatın mutlak efendisi, her şeyin etrafında döndüğü sarsılmaz birer merkez sanırız. Dünyanın ritmi bizim arzularımıza uymadığında, rüzgâr bizim istediğimiz yönden esmediğinde hemen isyana başlar, “Ya dünyanın tüm dertleri neden bizim üstümüze yağıyor?” diye şikâyet ederiz.
Bu şikâyet, hem bir şımarıklıktır hem de hayatın ince hikmetini okuyamamaktan doğan derin bir körlüktür. Dünya bizim keyfimiz için değil, bizim olgunlaşmamız, pişen hamurumuzun kıvama gelmesi için yaratılmıştır. Üzerimize yağan dertler ise bizi ezmek için değil, kalbimizdeki katı kabukları kırmak, bizi hakiki manada “insan” kılmak için gönderilen ilahi birer törpüdür. Şikâyet etmek, O’nun hikmetine duyulan gizli bir itirazdır; oysa dert dediğimiz şey, şah damarımızdan yakın olan o dostun bizi gafletten uyandırmak için attığı şefkatli birer ikazdır.
4. Işığın Eşiğinde: Karanlıktan Çıkmak ve Gölgeye Sığınmak
Yazın ve kışın, gecenin ve gündüzün sükûnu içinde insan hep aydınlığı arar ama bir o kadar da karanlıktan korkar. Oysa cümledeki o çarpıcı davet kulaklarımızda çınlar: Işığı görmek için neden karanlıktan çıkmıyor, yanmamak için neden gölgeye sığınmıyoruz?
Karanlık, sadece ışığın yokluğu değil; bizim irademizle sırtımızı ışığa döndüğümüz yerdir. Nefsin o boğucu dehlizlerinden, bencilliğin ve gafletin zindanından çıkmadıkça aydınlığın hakikatine varamayız. Hakiki bir aydınlanma, dünyanın yakıcı hırslarında, egosantrik ateşinde kül olmamak için ilahi rahmetin serin gölgesine sığınmakla mümkündür. Yanmamak, yani bu hayatın kumpaslarında ruhumuzu kaybetmemek için sığınacağımız tek liman, o şah damarından yakın olanın rızasıdır.
Gelin, bugün kendimize karşı dürüst olalım. Uzaklarda aradığımız, bulamadığımızda feryat ettiğimiz o sonsuz yakınlık, uzağımızda değil; en dernimizde, nefesimizin ta ucundadır. Kimlere ne şekilde yakınlık duyduğumuzu, kalbimizi kime ve neye rehin verdiğimizi yeniden masaya yatıralım.
Dünyanın gürültüsünden, dertlerin sağanağından ve kibrin soğuk gölgesinden sıyrılarak şah damarımızdaki o sese kulak verelim: “Ben buradayım, sana senden daha yakınım.” O’na yakın olmak dünyayı sırt çevirmek değil; dünyayı O’nun gözüyle görmek, sevgiyi O’nun adıyla çoğaltmaktır. Karanlıktan çıkıp o eşsiz ışığa varmanın tek yolu, kalbi sahibine teslim etmekten başka nedir ki?